Duyurular

KADIN HASTALIKLARI VE DOĞUM HEKİMLİĞİ AÇISINDAN TIBBİ ETİK KONULARI

KADIN HASTALIKLARI VE DOĞUM HEKİMLİĞİ AÇISINDAN TIBBİ ETİK KONULARI

Gebelik sonlandırılması
Ülkemizde yasal sonlandırma sınırı 2827 sayılı nüfus planlaması kanununa göre isteğe bağlı olarak 10 haftadır. Bu kanunun 5. maddesi, gebeliğin 10 haftanın üzerinde olduğu durumlarda ancak şu nedenlerle gebeliğin sonlandırılabileceği belirtilmektedir:

  1. Annenin hayatını tehdit eden veya edecek durumlarda
  2. Doğacak çocuk ile, onu takip edecek nesiller için ağır maluliyete neden olabilecek hallerde

Bu durumlarda doğum ve kadın hastalıkları uzmanı ve ilgili daldan bir uzmanın objektif bulgulara dayanan gerekçeli raporları ile gebelik tahliye edilir. Rahim tahliyesi ile ilgili tüzükte (Resmi gazete 18.12.1983/18255) hangi konjenital nedenlerle gebeliğin sonlandırılabileceği belirtilmekteyse de uygulamada yetersiz olduğu görülmektedir.
Gebeliğin sonlandırılması üzerinde uzlaşılamayacak konulardan biridir. Tıbbi açıdan gebelik sonlandırma endikasyonlarını şu şekilde sıralayabiliriz:
1- Anne istemi (10.haftaya kadar)
2- Medikal nedenler (anneye ve bebeğe ait)
3- Fetal doku elde edilmesi
4- Fetusta yaşamla bağdaşan ve bağdaşmayan genetik bozuklular

Gebeliğin sona erdirilmesinde izin (2827 sayılı kanun/ 6.madde)

-Gebe kadının izni, evlilerde eşinin rızası , küçüklerde küçüğün rızası ile beyinin izni, vesayet altında bulunup da reşit veya mümeyyiz olmayan kişilerde reşit olmayan kişinin ve vasinin rızası ile birlikte sulh hakiminin izni gerekir.
-Akıl maluliyeti nedeni ile şuur serbestisine sahip olmayan gebe kadın hakkında rahim tahliyesi için kendi rızası aranmaz.
-Acil durumlarda hekim tarafından gerekli müdahale ile rahim tahliyesine izin verilmekte ise de en geç 24 saat içinde Sağlık Müdürlüğü veya Hükümet Tabipliklerine kadının kimliği ve gerekçelerin bildirilmesi zorunludur.
Gebeliği sonlandırma kararına ırksal, ekonomik, medikal ve sosyokültürel faktörler etki eder. Bunun cinayetle eşdeğer olduğunu savunanlar olduğu gibi annenin hakkı olduğunu iddia edenler de bulunmaktadır. Annenin hakkı olduğunu iddia edenler feminist düşünceyi savunanlardır. Annenin gebeliğini sonlandırma ile ilgili karar vermesi ve sağlıklı çocuğa sahip olması hakkıdır. Anne isteminin haklılığı kadının otonomisi ile izah edilmektedir (5). Fakat akla şu sorular gelmektedir: Anne kaç haftaya kadar istemezse haklıdır? Çocuğunu sadece cinsiyet nedeniyle istememesi de bir hak mıdır? (6). Cinsiyet tercihi için ultrasonografi, koryon villus örneklemesi ve karyotiplemeden yararlanılmaktadır. Sağlığa ait bütçesi sınırlı ülkelerde sakat çocukların bakımı yetersizken, medikal endikasyonsuz yapılan bu testler tartışmalıdır. Prenatal test uygulamasının endikasyonları hukuki kurallar çerçevesinde olmalıdır. Aksi halde zengin aileler minör malformasyon ve cinsiyet tercihi peşinde koşarken, yoksullar normal çocuklarına yeterli medikal desteği sağlayamayacaktır (7,8).
Cinayet olduğunu savunanlar ise yaşamın onu yaşayan için çok değerli olduğunu ve bu yaşamın çocuğun hakkı olduğunu söylemektedirler. Amaç sağlıklı nesiller yaratmaksa önce yoksulluğun ve iş koşullarının düzeltilmesini sağlamak gerekir. Çünkü sakatlıkların %80’inin malnütrisyon, iş kazaları gibi çevresel faktörlere bağlı olduğu belirtilmekte ve annenin çocuk için ne gerekiyorsa onu yapması desteklenmelidir.

Prenatal genetik testler

Üzerinde durulması gereken önemli konulardan biri prenatal genetik testlerdir. Prenatal teşhisin amacı anneye ve eşine gebeliğin devamını isteyip istemediği konusunda bilgilendirilmiş tercih sunmaktır. Genetik bilgi ve çalışmalar arttıkça, prenatal genetik testler daha ucuz ve daha güvenilir olmaktadır. Nitekim genetik hastalıkları tespit için antenatal rutin tarama testleri haline gelmeye başlamıştır. Fakat hastalardan onay alınmamakta ve bazen zorlayıcı nitelikte yapılmaktadır. İngiltere’de mümkün oldukça tüm gebeler genetik hastalıkların antenatal dönemde tanınması amacıyla prenatal testlere tabi tutulmaktadır. Aslında bu testler genetik hastalık riski taşıyan, aile hikayesinde konjenital anomali öyküsü olan, ultrasonografide şüphe duyulan ve maternal yaş nedeniyle risk altında olan hastalara önerilmektedir. Bu politika, 1994 yılından bu yana rutin antanatal bir test haline gelen HIV testi ile karşılaştırabilir. Anneden bebeğe geçişi engelleyebilecek önleyici tedavi modaliteleri belirdikçe HIV testi hasta isteğine göre değil, rutin bir tarama testi haline gelmiştir. HIV(+) gebe kadın eğer bu durumunu bilirse, fetusa geçişi önlemek için tartışmalı da olsa tedaviye başlayacak, zarardan korumaya çalışacaktır. Gebe kadın ise genetik hastalığı olan fetus taşıdığından haberdar olursa bu durumu önlemek için yapacak bir şey yoktur. Bu durumda fetusu zarardan koruyamayacaktır. Çocuk ya sakat doğacak ya da doğmayacaktır. HIV testinin bu yararı ortada iken bile ancak anneden rıza alınarak yapılabilmektedir. Halbuki genetik tarama testlerinde bu rıza alınmamaktadır (8-10).
Ultrasonografideki ilerlemeler ve rutin genetik tarama testlerinin yaygın kullanılmasıyla yaşamla bağdaşmayan anomalilerin tespiti ve bu gebeliğin sonlandırılması anneye, aileye ve topluma olumlu yansımakta iken, yaşamla bağdaşan anomalilerin tespitinde nasıl karar verileceği ciddi sorun olmaktadır (11). Ultrasonografi ile tespit edilen bir ekstremite yokluğu, yarık damak, club foot, spina bifida ve benzeri pekçok anomali karşısında yapılan araştırmalarda ailelerin %90’ının bu bebekleri istemediği görülmektedir. Genetik taramalar sonrasında ise Down sendromu başta olmak üzere Turner, Kleinfelter gibi yaşamla bağdaşan genetik bozukluklarda yine ailelerin büyük bir kısmı bu gebeliklerin sonlandırılmasını istemektedir. Konuya aileler açısından bakarsak sakat bir çocuğun bu aileye getireceği sosyal, psikolojik ve ekonomik yükler dikkate alındığında aileye hak vermek doğru bir yaklaşım gibi gelmektedir. Hiçbir yasa veya kural aileyi istemediği olumsuz koşullara mecbur etmemelidir. Doğurmayı istemediği halde sakat bir bebekle bir ömür geçirecek bir aile topluma ve yasa koyuculara mutlaka kırgın olacaktır. Ancak konuya etik açıdan ve bu çocuk açısından bakıldığında ve yaşamın değeri de dikkate alındığında bu gebeliğin sonlandırılmaması da doğru bir yaklaşım gibi gelmektedir (12). Hiçbir kişi veya toplum, doğumsal, genetik veya anatomik sakatlıkların olmadığı bir nesil talep edemez. Konuya günümüzdeki insan hakları açısından bakıldığında böyle bir düşünce kabul göremez. Sırf saf bir ırk elde etmek amacıyla Nazi Almanya’sında 1930 yılında 400.000 sakat insanın kısırlaştırılması bugün nefretle anılan bir olaydır. Ancak bu kısırlaştırmayı yapan doktorlar o günün kuralları içinde görevlerini yaptıkları için bugün suçlanmamaktadırlar. Nitekim ülkemizde 10 haftaya kadar ailelerin isteği ile bir gebeliği sonlandıran doktor görevini yapmakta ve suçlanmamaktadırlar. Annenin ve babanın istemine rağmen yaşamla bağdaşan anomalilerin sonlandırılmaması nasıl bu aileyi rahatsız edecekse, bugünkü kurallarla doktorların da bu gebelikleri sonlandırması onları zor durumda bırakmaktadır. Viabilite altı gebeliklerde hangi sakatlık veya genetik bozuklukların yaşamla bağdaşmayacağının belirlenmesi doktorun karar vermesini kolaylaştıracağı için yararlı olacaktır. Yaşamla bağdaşan anomalilerde aile ısrarla çocuğu istemiyorsa karar sadece doktora kalmamalı, doktorun da içinde olduğu hukuk, etik, sosyoloji ve psikoloji dallarından birer temsilci ile çalışan bir kurul tarafından verilmelidir. Ama bu durumda bile yaşamla bağdaşan sakatlığı olan bu gebeliğin sonlandırılması ile istenmeyen bir kız fetusun sonlandırılması arasında bir benzerlik olacaktır (8).
Sonuç olarak:

Gebeliğin sonlandırılması dünyada uzlaşılamayacak konuların başında gelir. Konuya bir uçta kadının hakkı gibi bakılırken diğer uçta cinayetle eşdeğer tutulmaktadır. Ülkemizde gebeliğin ilk 10 haftasında aile istemi ile gebeliğin sonlandırılması etik tartışmaları bitirmemekle beraber konunun hukuki yönünü çözmüştür. Yaşamla bağdaşan veya bağdaşmayan anomalilerin çoğunun tespiti ne yazık ki ilk 10 haftada mümkün olmamaktadır. 10 haftanın üzerinde saptanan anomalilerde yaklaşımı gebelik haftasına göre yani viabilite sınırının altında ve üstünde gebelikler olarak iki başlıkta incelemek doğru gözükmektedir. Yaşamla bağdaşmayan anomalilerde gebelik haftasına bakılmaksızın gebeliğin sonlandırılmasında ülkemizde yasal sorun görünmemektedir. Yaşamla bağdaşan anomaliler ise viabilite sınırının hemen altında veya üstünde tespit edilmekte ve teknolojik gelişmelerin sağladığı bu imkan sonuçta aileyi ve doktorları neredeyse çözümsüz duruma sokmaktadır. Çözüm olarak şu hususlar değerlendirilebilir:

  1. 10-22 hafta gebeliklerde yaşamla bağdaşır anomalide gebeliğin sonlandırılması, konunun etik, sosyal, psikolojik, ekonomik ve yasal sonuçları dikkate alındığında doktorun verebileceği bir karar değildir. Bu ailenin isteğini direkt olarak reddetmek de çözüm değildir. Konunun ilgili dallardan oluşan bir komisyonda değerlendirilmesi uygundur.
  2. Viabilite üstü gebeliklerde yaşamla bağdaşan anomalilerde ise gebelik takibe alınmalı ve sonlandırmaya yönelik müdahale düşünülmemelidir (8).

Abortus ve etik

Abortus, fetusun uterus dışında yaşamını devam ettirecek gelişmeyi sağlayamadan uterus dışına çıkmasıdır. Spontan veya provakeabortus diye sınıflandırabileceğimiz gibi abortus imminens, abortus insipiens, komplet abortus, inkomplet abortus, missed abortus veya terapötik, septik, kriminal, habitual abortus gibi isimler altında incelenebilir. Bu bölümde asıl irdelenecek konu istenmeyen gebeliğe karşı doktorun yaklaşımı ve bunlarla ilgili etik ve yasal tartışma ve durumlardır.
İstenmeyen gebelikler birkaç şekilde karşımıza çıkabilir:

Anne- baba gebeliği istemiyor ve gebelik 10 haftadan küçük olabilir. Ülkemizde 10 haftaya kadar anne-babanın hiçbir gerekçe olmadan gebeliği istememe hakkı yasal olarak vardır. Devlet bu çiftlere yardım için gerekli yasal ve fizik şartları oluşturmuştur. Bu durumda bebeğin sağlıklı veya sağlıksız olması önemli değildir.

-Ülkemizde 10-22 gebelik haftaları arasında kanunda belirtilen şartlar yoksa anne-babanın gebeliğin devamını istememe hakkı yoktur. Yaşamla bağdaşmayan hastalık-sakatlık varsa veya gebelik annenin yaşamını veya yaşamsal organlarından birin tehdit ediyorsa doktor raporu ile gebelik sonlanabilir. Bu durumda etik ve yasal olarak engel görülmemektedir. Ancak fetus sağlıklı ise ve aile bu gebeliği istemiyorsa yasa buna kesin karşıdır ama etik tartışma bu konuda devam etmektedir. Eğer fetusda yaşamla bağdaşan bir hastalık-sakatlık varsa ve aile bu gebeliği istemiyorsa yasa buna da engeldir ama etik tartışma bu konuda daha da alevlenir.

Sadece anne bebeği istemiyorsa 10 haftanın altında, bekar ise mümkündür ama evli ise eşinin rızası gerekir. Günümüzde dünyada gebeliğe devam kararının kadının hakkı olduğu kabul edilmekte ve insan hakları kadın hakları ile ilgili düzenlemelerde sadece kadının isteği ile gebeliğin sonlandırılmasına izin verilmesi önerilmektedir. Feminist görüşe göre fetus kadın vücudunun bir parçasıdır ve kadının bununla ilgili kararlara hakkı vardır.

Sadece baba istemi ile gebelik sonlandırılması yasal olarak mümkün değildir. Bu konuda etik tartışma ise cılız kalmaktadır ve babayı destekleyenler çok azdır.

Yaşamın başlangıcı ve sonu hukuk, etik ve inanç sistemlerinin konusudur. Dini ve etik olarak yaşamın başlangıcı ana rahmine düşmekle başlar. Hukuk da cenini canlı olarak kabul etmekle beraber potansiyel birey olarak görür, halbuki annesinden ayrılan bir kez nefes alan bebek bireydir. Bireyin, potansiyel bireye göre yasal hakları çok daha fazladır. Her canlı için en değerli hak olan “yaşam hakkı” fetus ve birey için aynı etik değerdedir. Fetusun kendisi ile ilgili kararlara katılamaması veya annesinin parçası olması onun yaşam hakkını zayıflatmamalıdır. Bu hak başta anne olmak üzere yaşam hakkına en saygılı olması gereken doktorlar tarafından da korunmalıdır. Doktorun “zarar vermeme ve yarar” ilkesi fetus için de geçerlidir. Etik ve inanç değerleri insanlar ve toplumlar için çok önemli olmakla beraber günümüzde hiçbir toplumun sadece etik ve inançlarla yönetilmesi, yaşamın, adaletin bu değerlerle düzenlenmesi mümkün değildir, doğru da değildir. Eksiği ve yanlışı da olsa mutlaka hukuk düzeni olmalı ve bireyler buna göre yaşamlarını düzenlemelidir.
Ülkemizde 10.haftaya kadar gebeliğin sonlandırılması 1983’lerden sonra anne ölümlerinin 8-10 kat azalmasında önemli rol oynamıştır. Gebeliğinden vazgeçmenin tıbbi bir gerekçe olmadan da günümüzde kadının hakkı olabileceği kabul edilebilinir, ancak bütün bunlar olayın etik değerler açısından iyi ve doğru olduğunu göstermez.

10 haftadan küçük gebeliklerin sonlandırılmasında yasal sorun olmamakla beraber konunun etik tartışmasının devam etmesi doğaldır ve doğrudan doktorları değil tüm toplumu ilgilendiren bir konudur. 10-22 hafta arasındaki gebeliklerin sonlandırılmasında yasal eksikler vardır ve bu dönemde tespit edilen yaşamla bağdaşan hastalıklı fetusların sonlandırılması, doktorların aile isteğine olumlu bakması sonucunu mümkün olmaktadır. Yasal boşlukları olan ve etik tartışmaların devam ettiği bu dönemdeki sorunların doktorların iyi niyeti ile çözülmesi yarın bizleri yasal ve etik sorunlarla karşı karşıya getirecektir. Etik problemler de, tıbbi problemler gibi çözülmeden askıda kalamazlar. Etik problemlerin çözülmeden bırakılması demek, hastalığın prognozunu olumsuz etkilemek demektir.
Doktor olarak bize düşen görev, yasal yükümlülüğümüz gereği 10 haftadan küçük istenmeyen gebeliklerde ailelere yardımcı olmaktır. Ancak kürtajın aile planlaması yöntemi olmadığını anlatmamız ve bunun gereği olarak da kürtaj için gelenleri tekrar kürtajı gerektirmeyecek şekilde bilgi ve yöntemle donatmamız çok önemlidir. Fetus yaşamının sonlandırılabilir bir yaşam olarak kabul edilmesi, insan ve toplum olarak pek çok değerimizin değişmesi demektir
10-22 haftalık sağlık sorunu olmayan veya yaşamla bağdaşan sorunları olan fetusun alınması sadece aile ve doktoru ilgilendiren bir konu olmamalıdır. Doktor önüne gelen böyle durumlar için etik tartışmanın bitmeyeceğini bilmekle beraber yasal boşlukların düzenlenmesini ilgililerden ısrarla talep etmeli, yarın ögenik toplum amacında olan kişi olarak suçlanmamalıdır. Bu gebelikler sonlandırılacaksa ilk 10 haftalık gebeliklerde olduğu gibi doktor yasal görevini yerine getirmiş olmalıdır.

Antenatal bakım ve etik

Antenatal bakımın amacı, gebeliğin sonunda sağlıklı anne ve bebek elde etmek için gerekenleri yapmaktır. Antenatal dönemde dikkat edeceğimiz en önemli etik değerler annenin otonomisi ve yararı ile fetusun yararıdır. Fetusun otonomisi olmadığı için fetusun yararı anne ve doktor tarafından kollanır.

Bir gebelikte anne-toplum, anne-doktor ve anne-fetus çatışma içinde olabilir. Doğumun olmadığı bir dünya düşünürsek, bu durumda devlet ve toplum olarak yapılan hiçbir işin anlamının olmadığını görürüz. Çünkü o devlet ve toplum yok olmaya mahkumdur, gelecekleri yoktur. Sonuçta her toplum, gebeleri ile ilgilidir ve gelenekleri, hukuki düzenlemeleri vardır. Bunlar genelde anne ve bebek yararına olan uygulamalardır. Ancak doğum Hindistan’da neredeyse “dirty process” olarak kabul edilmekte ve kadına zarar verebilecek bir kültür olarak karşımıza çıkmaktadır. Afrika ülkelerinin çoğunda da gebelik ve lohusalık karı-kocayı birbirinden uzaklaştıran, cinsel yaşamı sonlandıran bir olaydır. Ülkemizde de toplum gebeleri ile ilgilidir ve geleneklerimiz genelde gebe ve bebeğin yararına ve onlara saygılıdır. Hiçbir toplum etik değerler ile yönetilemez. Etik değerlerle uyumlu hukuki düzenlemeler gereklidir. Doğum öncesi, doğum ve doğum sonrası anne ve bebeğini koruyan yasalarımız olmakla beraber bunların eksik ve yanlışları ile yeni ihtiyaçlar, kadın doğum hekimlerinin de içinde olacağı komisyonlar tarafından hazırlanmalı ve yasalaştırılmalıdır. Etik değerlere uymamanın olumsuz sonuçlarının zaman içinde herkesi etkileyeceği bir gerçektir. Fakat hukuka uymamak yaptırımları nedeniyle hemen etkisini gösterir ve taraflara etki ve baskısı daha ağırdır.
Antenatal dönemdeki doktor kararlarının yani gebeliğin devamı , erken veya geç dönemde gebelik sonlandırması, yapılan müdahale ve tetkiklerin etik, sosyal, psikolojik ve ekonomik sonuçları yanında hukuki sonuçları vardır. Nazi Almanyasında sakatların kısırlaştırılması ve sakat bebek doğumlarına izin verilmemesi yasalarla düzenlenmişti ve bunu gerçekleştiren doktorlar bu nedenle suçlanmıyordu. Ülkemizde ise 1983 yılından önce isteme bağlı gebelik sonlandırması doktoru mahkum etmekte iken, günümüzde 10 haftaya kadar isteme bağlı sonlandırmada doktor yasal görevini yapmaktadır. Ancak doktorların bilimsel ve çağdaş olarak doğru yaklaşımda olduklarını düşündükleri pek çok işlem diğer bilim dallarınca sorgulanmakta ve her zaman insan ve toplum yararına olmayabileceği gerçeği karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla doktor olarak doğru olduğuna inandığımız uygulamalara bir an önce hukuki zemin hazırlanmasını sağlamalıyız. Yaşamla bağdaşan anomalisi olan bebeklerin doğumunu engellemek, erken doğan veya ciddi gelişme geriliği olan bebeklere yaklaşım, sonuçları itibariyle sadece doktorların kararına bırakılamayacak kadar önemli konulardır ve felsefe, sosyoloji, etik, hukuk bilimleriyle birlikte karar verilmeli, daha sonra ortaya çıkabilecek olumsuzluklar sadece doktorun üzerinde kalmamalıdır. Biz doktor olarak özellikle anne-fetüs yararına olmayacak ve ekonomik olmayan kararlardan uzak olmalı, bunu diğer bilim dallarıyla beraber inceleyip sonuca gitmeliyiz.
Antenatal dönem çeşitli çatışmaların olabileceği bir dönemdir. Bu çatışmalar şu şekilde karşımıza çıkabilir:

Doktorun kendi yararına tutum alması ile doktor-anne ve doktor-fetus çatışması
Doktorun anne yararına tutum alması ile doktor-fetus çatışması
Doktorun anne otonomisini ön plana alması ile doktor-fetus çatışması
Doktorun fetus yararına tutum alması ile doktor-anne çatışması
Annenin fetus yararına tutum alması ile anne-doktor çatışması
Annenin kendi yarar ve otonomisini ön plana alması ile anne-fetus çatışması

Doktorun kendi yararını düşünerek gebe takibi yapması ne yazık ki her ülkede görülebilen bir olaydır. Gebe takip sıklığı, kullandığı ilaçlar, istediği tetkikler ve sayısı, önerdiği tedaviler ve gebeliğin sonlandırılmasının zamanı ve şekli anne ve fetus yararından ziyade doktor yararına olabilmektedir. Örnek olarak, bilimsel tavır içinde kanıta dayalı uygulamalarda yeri olmayan her hastadan en uçtaki tetkikleri istemek, gereksiz amniosentez yapmak, gereksiz hospitalize etmek verilebilir.

Doktorun anne otonomisini dikkate alması ve anne yararına tutum alması ile ortaya çıkan doktor-fetus çatışması;
Günümüzde insan haklarına bakış içinde kadının doğurganlığı ile ilgili konularda kadına geniş haklar verilmiştir. Gebelikte ortaya çıkabilen bulantı, kusma, kadın vücudundaki değişiklikler vb konular kabul edilebilir sorunlar olarak görülmekte ve annenin bebeği için gerekli tutum ve davranışlarda olması beklenmektedir. Ancak gebe bir kadının içki, sigara içmesi veya gerekli ilaçları almaması, cinsel veya diğer aktivite yasaklarına uymaması kadının sorumluluğu içinde değerlendirilmektedir ve yaptırımı yoktur. Doktor anneyi bilgilendirmeli, ikna etmeye çalışmalı ancak otonomisine saygı göstererek onu kesinlikle incitmemelidir. Bu arada fetus aleyhine ortaya çıkan durum nasıl çözülecektir?

Doktorun fetus yararına tutum alması ile ortaya çıkan doktor-anne çatışması: 
Fetus yararına annenin ilaç alması, aktivitesinin kısıtlanması, invaziv işlemlere maruz kalması ve doğum şeklinin saptanması anneye zarar verebilmektedir. Doktor fetusu ne zaman hasta gibi görmelidir? Ana rahmine düştüğü andan itibaren mi, viabilitesini kazanınca mı yoksa fetus hiçbir zaman hasta değil midir? Bu, tartışması bitmeyecek bir konudur. Doktor fetus yararına bir işlem yaparken anneye zarar vermemeyi prensip kabul etmelidir. Fetal terapi prensipleri üzerinde etik tartışmalar devam etmekte olup kolay kolay son bulacağa benzememektedir. Araştırma niteliğindeki işlemler için mutlaka etik kurulların kararı alınmalıdır. Amerika’da fetus yararına mahkeme kararı ile anneye sezaryen yapılması sonrasında annenin ölümü sonucu yüksek mahkeme anne istemediği takdirde fetus yararına da olsa da annenin zorlanmaması kararını almıştır.

Annenin fetus yararına tutum alması ile ortaya çıkan anne-doktor çatışması:
Bazen anne kendi yaşamını tehlikeye atarak gebeliğin devamını istemektedir. Preeklampsi, antenatal kanama, diabet, kalp hastalıkları gibi durumlarda doktor gebeliğin sonlandırılmasını istemekte iken anne devamını talep etmektedir. Anne rızası olmadan doktor olarak hiçbir işlem yapmamız söz konusu değildir. Anneyi bilgilendirmek,ikna etmek gereklidir ama sonuçta onun istediği gibi mi yaklaşmak zorundayız? Sonuçta anne zararı ortaya çıktığında bunun hesabını vermekte de zorlandığımız bir gerçektir.

Annenin kendi yarar ve otonomisini dikkate alması ile ortaya çıkan anne-fetus çatışması:
Annenin kendi sağlığı, sosyal durumu, iş ve eğitim durumu veya kendi değerleri sonucu anne-fetus çatışması ortaya çıkmaktadır. Preklampsi veya gestasyonel diabette anne kendi sağlığına zarar verdiği için gebeliğin devamını istemezse ne yapmalıyız? Evlilik dışı bir gebelik veya iş hayatını, eğitimini olumsuz etkileyen bir gebelikten kurtulmak isteyen bir kadın haklı mıdır? Gebelikte içki, sigara içen fetusu olumsuz etkileyecek bir yaşam süren kadına nasıl yaklaşmalıyız? Fetusun cinsiyeti annenin sosyal ve ekonomik durumu için önemli ise nasıl hareket etmeliyiz? Yaşamla bağdaşan anomalili bebeği istemeyen anne haklı mıdır?

Ultrasonografinin rutin kullanılması ile fetus bir kişilik kazanmakta sonuçta doktor bile anneyi ikinci plana iterek gebeliği takip etmektedir (13). Fetusun hukuken potansiyel şahsiyet, annenin ise şahsiyet olduğu hiç unutulmamalıdır. Ultrasonografi, fetusa gereğinden fazla değerler kazandırmakla beraber saptanan en küçük sakatlıkta da fetusu yok olmaya götürecek bir sonuç yaratmaktadır. Gebelerin hemen tamamı en küçük bir anomalide bile gebeliğin sonlandırılmasını talep etmektedir. Ultrasonografi ile saptanamamış yaşamla bağdaşan bir anomalide ise doktor suçlanmakta ve yasal sorunlarla karşı karşıya kalabilmektedir. Bir eli olmayan bir bebeğe tabiatın verdiği vücut budur ve bu bebeğin yaşayabileceği tek yaşam da budur. Doktorun bunu tespit etmesi ve bu bebeğin yok edilmesi ne kadar doğrudur ve bu bebeğin sakatlığını tespit edemeyip bu bebeğin tek şansı olan yaşamını yaşamasına neden olan doktor ne kadar suçludur? (14)

Genetik veya anatomik olarak sorunsuz bir toplum istemek doktorların kararı ile olmamalıdır. Annelerin sağlıklı bebek istemek haklarıdır. Dünya Sağlık Örgütü, sağlığı fiziki, psikolojik ve sosyal tam olma hali olarak tanımlamaktadır.
Sonuç olarak;

Gebe takibi esas olarak doktorların sorunu gibi görülse de sonuçları itibariyle sadece bebek ve ailesini değil devlet ve toplumu hatta tüm insanlığı ilgilendiren bir konudur. Doktorlar, alacağı kararlarda kendilerini aşan konuları bilmeli ve gerekli yardımları istemeli ve bu konularda yasaların çıkmasına yardımcı olmalıdır. Fetusun yerinin rahimin içi olduğu, rahimin yerinin annenin karnı olduğu, annenin yerinin de toplumun içi olduğu unutulmamalı fetusa yardım adına anneye zarar verebilecek uygulamalarda çok dikkatli olunmalıdır.
TÜRK JİNEKOLOJİ ve OOBSTETRİK DERNEĞİ ( TJOD )